yazmıyordum ama yazasım geldi.
- Bahar gelince bir şey oluyor, havadaki bir şeyler midir hormon değişiklikleri midir bilinmez, baharda hep kendimi derin düşünceler içince buluyorum. Yani kışın kasveti düşündürmüyor da baharın miskinliği kafamı karıştırıyor işte.
- Son zamanlarda ne kadar patavatsız biri olduğumu düşünmeye başladım.
- Ya herkes benden habersiz şekilde, nerede ne diyeceğini öğrendiği gizli bir gece okuluna gidiyor, ya da herkese verilen “nerede konuşup nerede susacağını bilme yeteneği” bana verilmemiş.
- Her sosyal iletişimden sonra kendimi bütün konuşmaları kafamda tekrarlarken buluyorum.
- “Şunu dedim o kötü oldu ya demeseydim keşke, ya da şunu diyeydim?” gibi kendimi kötülediğim ve dediklerimden pişman olduğum anlar o kadar çok ki.
- Acaba karşıdakinin yerine ben mi abartıyorum? Onların belki de aklına bile gelmemiş bir yanlış anlaşılmayı kendim fark edip hiç yoktan üzülüyor muyum?
- Hem neden kafaya takıyorum ki? İnsanların gözündeki yerimi neden bu kadar önemsiyorum?
- Aslında hepimiz insanların gözündeki yerimizi önemsemiyor muyuz?
- Fakat şöyle bir şey de var, eğer karşıdaki kişi ağzımdan iyi niyetle çıkan bir şey yüzünden beni yargılayıp bana bakışını değiştirecekse zaten beni tanımaya çalışmış değildir ki.
- Kişilik nedir hem, söylediklerimiz midir yaptıklarımız mı? Bu büyük bir soru bence.
- Yaptıklarımızdaysa kişilik, sözler neden bu kadar değerli? Ve sözler bu kadar önemliyse, neden havada kalıyor hareket haline geçmezse?
- Mükemmeli düşlüyoruz ama kimsenin mükemmel olmadığını unutuyoruz. Herkesin kötü yanları var ve zaten o kötü yanlarıyla başa çıkabildiğimiz kişilerle yaşamayı seviyoruz.
- Etrafımızdakiler mükemmel olsalardı kendimizi ezik hissederdik. Eksiklikler insanları birbirine eşitliyor bir nevi.
- Bahar diyorum. Düşündürüyor diyorum.
- Komite yaklaşırken çalışan akla bu tür düşüncelerin doluşması iyiye işaret değil.
- Komite yaklaşırken buraya tekrar yazmam da iyiye işaret değil.
Enya - Exile.
Yani şu şarkı.
Bu şarkıyı her dinlediğimde aklımda Yüzüklerin Efendisindeki savaş sahneleri slow motion bir şekilde canlanıyor. Gönül istiyor ki şöyle bomboş vaktim olsun, bulayım o sahneleri, şarkının geçişlerine uyumlu halde editleyeyim, olsun güzel bir klip bu güzelim şarkıya, şimdiki klibinden çok daha harika.
Kafiye bile yapmışım yani siz düşünün nasıl istediğimi. Ama böyle bir şeye ayrılacak ne zaman var, ne de o kadar sahneyi uyumlu birleştirecek yetenek var.. Eğer bunu okuyan Yüzüklerin Efendisi ve Enya sever varsa ve biraz video işlerinden anlıyorsa, bu fikrimi hayata geçirmeniz ve bu şarkının hak ettiği klibe sahip olması muhteşem olur aslında, artık şarkıyı dinlemektense bu fan yapımı klibi izlerim.
Ya da gelin hep beraber benim bir gün bunu yapacak kadar hevesim ve zamanımın olmasını dileyelim.
İrade,
indirdiğin bir diziyi izlerken bir bölüm bittiğinde diğer bölüme anında geçip başlatan video oynatıcısını durdurup bilgisayar başından kalkabilmektir.
O kısacık sürede, daha bölümün bitişine kendini hazırlamamışken bir başka bölümün pat diye karşına çıkmasına engel olabilmek, o yeni bölümün ilk sahnelerini görüp merak ettiğin halde kapatabilmek, her yiğidin harcı değildir.
Ne de olsa her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır.
Bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak sarımsaklamasak da mı sakla-neyse tamam komite başıma vurmuş anlaşılan.
Approach/Avoidance
Psikiyatri derslerimizde böyle bir şey görmüştük. Bu, bir stres nedeni. Bir duruma karşı hem istek duyma hem de ondan kaçınmak isteme hali oluyor. Yani bir pastayı yemek isterken aynı zamanda kilo alacağını düşünerek yemek istememe olayı işte.
Ben de bu stresi, hayatıma biri girecek gibi olduğu zamanlarda yaşıyorum.
İnsanlar nasıl bu kadar kolaymış gibi sevgili olabiliyor anlamıyorum. Benim yapımda yok galiba iki kişilik yaşamak. Ya daha hayatıma alabileceğim biriyle karşılaşmadım, ya da bir ilişkinin getirdiği bağlılıktan, sorumluluklardan korktuğum için kimseyi hayatıma alamıyorum.
Şöyle bir gerçek var ki, bazen insan kendisine herhangi bir arkadaştan daha yakın birine ihtiyaç duyuyor. Sevinçli haberleri paylaşmak için olsun, ya da kötü durumlarda sığınmak için olsun, yaslanacak ve tamamen güvenilecek birine. Herhangi bir arkadaşına anlattığında böbürlenme ya da hava atma sayılacak bir olayı aile dışında birine bütün heyecanıyla anlatabilmek istiyor insan, aynı heyecanı paylaşabileceği birine. En önemlisi, topluluk içinde bile olsa yalnız hissetmemek, ilgi görmek istiyor insan, karşılıklı ilgiyle bir mutlu birlik oluşsun, kimse de bu birliği bozamasın istiyor işte anlatabiliyor muyum?
İnsan deyip genelliyor olabilirim ama belki de herkes böyle hissetmiyordur. Neyse.
Bir gün gelecek ve kaçınmak istediğim kısımlar kaçırmak istemediğim kısımlar yanında görünmez olacak ve işte o zaman mutlu olacağım.
Yani olmadı gelecekteki 9 şirin kedime anlatırım heyecanlı hüzünlü olayları. Meh.
Gülesi gelince kendini durduramama sendromu.
Böyle bir sendrom var bence. Nasıl lisedeyken edebiyat derslerinin tam çıt çıkmayan dakikalarında arkadaşımın dediği komik bir şeye karşı refleks gibi gelen o gülme isteğini tutamayıp da başarısız bir çabayla ağzımdan kaçırdığım kahkahamı öksürüğe çevirmeye çalıştıysam(bu cümle anlam açısından düzgünse kendimi yazmaktan emekli edip zirvede bırakıcam) böyle bir sendrom da var işte.
Bir kere o aklıma-komik-bir-şey-gelirse-gülebilirim moduna girerseniz o moddan yüksek desibelde kahkaha atmadan kurtulabilmek çok zordur. Tam da en sessiz, en açıkta olduğunuz ortamlarda(istiklal marşı öncesi saygı duruşları, ciddi bir hocanın dersi, herhangi bir cenaze ortamı bile olabilir) gelen bu “gülesi olma” durumu, eğer aklınızdan güleceğiniz şeyi uzaklaştıramazsanız ya da sizi ciddileştirecek bir şey düşünemezseniz, sonrasında bayağı pişman olacağınız bir kahkaha atmanıza sebep olabilir.
Şahsen geçen gün İtalyanca kursunda sınıftaki 40 yaşlarında kadın gerçekten çok temel bir şeyi tamamen farklı sandığını söyleyince (HOCAM E L’UNA 12 DEMEK SANIYORDUM 1 Mİ DEMEKMİİŞ!) bu sendroma tekrar girdim ve ne yazık ki ağzımdan kaçırdığım o gülmeyi tutmaya çalışma sesi(vııyk) onla dalga geçiyormuşum gibi bir hava verdi. Oysa dalga geçmek gibi bir amacım yoktu, ben sadece gülmemi tutamamıştım…
Sonuçta kadıncağız ders sonuna kadar somurttu yani ben de gidip “güldüğüm için pardon” diyemezdim ki olan olmuştu.
Ne demişler, kontrolsüz gülüş, gülüş değildir.
Forever Young.
Dün akşam cnbce’de bu film vardı, bayağı eski bir film, öyle eski ki Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’yu oynayan adam Elijah Wood’un çocukluğu var! O yaşıyla bir bıcır bıcır konuşuyor, bir rol yapıyor, görmelisiniz çok tatlı! Onun olduğu sahnelerde gülümsememi tutamadım.
Film de cidden güzeldi, çoğu zaman güldürdü ama ağlamaklı bir hale getirdiği anlar da vardı. Ben çok beğendim. Yani cnbce’nin bu yanı güzel aslında, kendim uğraşıp da indirmeyeceğim böyle güzel eski filmler veriyor, hiç yoktan mutlu oluyor insan.
Vur deyince öldüren kuaför.
Geçen gün bir kuaföre gittim, artık gözlerime gelip rahatsız eden kahküllerimi biraz kısalttırayım da rahat edeyim diye.
Hay gitmez olaydım. Evde kalıp kendim keseydim. Daha güzel keserdim ve şimdi her gün tel tokalarla toplamak ya da taç takmak zorunda kalmazdım!
Çünkü canım ciğerim akıllı kuaförüm nedense kahkül olması gereken yerde kaşımın iki parmak yukarısında duran saç birikintisi yarattı. Yani kısalt dedim ama yarısını kes demedim ki anacım onu nerden çıkardın? “Seyreltiyorum seyreltiyorum doğal görünsün” diye diye kesti güzelim saçlarımı, geride adeta bir Amelie saçı bıraktı, ya da şu Noviembre’de oynayan kadın saçı.
Gel de küfretme şimdi. Kilotsuz adam. Kimbilir ne kadar zamana uzayacak. 1 hafta oldu hala “doğal” görünmüyor. Ağzında aft çıkasıca.
Yok bundan sonra kuaföre güvenmek. Kendim kesicem.
Aft savaşları.
Evet geldiler. Ağzımızda çıkan ufak ama etkili, yememize ve düzgün konuşmamıza tüm gücüyle engel olan, varlığını gün boyu dişlerin arasında sıkışıp hatırlatan ve bir türlü yok olmak bilmeyen inatçı aftlar; insanlığı aciz bırakmaya geldiler.
Onları hafife alıp doktora gitmez ve ilaç almazsanız, lanetlendiğinizin farkına anca bir ay sonra hala gecmediğinde varırsınız.
Aftınızla savaşta elinizde pek bir şey yoktur, karbonat sürmek gargara yapmak tuzlu suyla çalkalamak ancak geçici bir zafer sağlar size, çünkü çok geçmeden birliklerini tekrar toplayıp daha da şişerek hayatınızı zindan etmeye gelecektir!
Nerdeyse 3 hafta olacaktı ve aftıma yenik düşmek üzereydim. Pes etmeme ve dudağımın iç kısmını sökmeme az kalmışken bir de patlatmayı denemek istedim. Lanet aft onu patlatırken bile işimi kolaylaştırmadı. Ama sonunda ağzımdaki iyi görünmeyen yarayla son gülen ben oldum.
Şimdi etrafa sessizlik hakim. Aftli birlikleri daha büyük bir saldırıyla alanlarını geri almaya mı gelecekler yoksa bu artık ağzımdaki barış ve huzurun sessizliği mi? Zaman gösterecek.
Ama aftın eski yerindeki hafif şişkinlik, bana daha her şeyin yeni başladığını düşündürüyor.
Neden mi çalışamıyorum?
Çünkü sırf neye çalışacağıma karar vermek için saatler geçmesi yetmemiş gibi bir de çalışmaya karar verdiğim konunun slaytını aramakla ve bulamamakla saatlerimi harcadım. Bana kocaman bir aferin.
Nerde o nereye çalışacağının ve ne çözeceğinin belli olduğu sınav senesi? Onda sadece zaman ayırmak, çalışmaya yetiyordu. Şimdi yok slaytı bulacam da okuyacam da not çıkarcam da sonra sadece 2 senenin çıkmış sorularını çözüp sınavda karşıma çıkacak soruyu yapabileceğime güvencem!
Hem de karşıma o kadar ilgi çekici “Scishow” videoları çıkıp dururken ve yeni başladığım Stephen King romanı “Kara Kule” bana kitap rafından öyle çekici bakarken! Yok öyle bir dünya.
Sonra da vay efendim ne ara birikti bu kadar ders yok efendim sınava 3 hafta mı kalmış aman nasıl öğrencem mıymıy. (yazar burada kendisine laf atıyor ve lanet biyofizik dersinden hiçbir şey anlamamaya geri dönüyor…)
Merhaba. Ne zamandır paylaşacağım bu şarkıyı ama unutuyorum. Aslında bu şarkının aslı bu değil. Sanırım sadece 1 kere bu şekilde çalmışlar. Ama benim ilk dinlediğim hali bu olduğu için asıl versiyonunu sevemiyorum. Baktım baktım internette bu halini bulamadım. O yüzden sizlere de sunayım dedim. Bence daha çok kişi dinlemeli bu şarkıyı.
The Civil Wars - Tip of My Tongue
Bir de şarkılarla insanlar arasındaki benzerlik var. Arkadaşlık anlamında diyorum. Bir şarkıyı bulursun ve bu şarkı seni uzun süre mutlu eder. Sana yollarda eşlik eder, aklında döner durur, hep dinlemek istersin. Günlerin, ayların, belki yılların onunla geçer. Ama gün gelir artık o şarkı sadece sana geçmişini, o şarkıyla yaşadığın şeyleri hatırlatır. Çok şey birikir o şarkıda. Çok anı birikir. Hem yeni bulduğun şarkıların etkisiyle hem de o şarkının artık seni mutlu etmemesiyle, şarkı listenin sonlarına atılır artık. Ayda yılda bir, eski zamanları hatırlamak için dinlemeye başlarsın. Hem hüzün vericidir, hem de gereklidir bu. Hayatın boyunca aynı şarkıyı dinlemek zordur. Sadece bazı şarkılar bunu başarır, fakat çoğu artık anılarından bile silinmeye başlar. Hatırlamazsın sözlerini, tonunu. Hep sıkılırsın ve etrafta daha bilmediğin bir sürü güzel şarkı olduğunu düşünürsün. Daha tanımadığın bir sürü güzel melodi var gibidir. Belki öyledir, belki de yeni buldukların eski şarkıların kadar sıcakkanlı gelmez sana…
Saatlerce bu benzerlikten bahsedebilirim. Ama artık öznelliğe kayar. Herkesin dinlediği şarkılara davranışı farklıdır. Bunun arkadaşlığa da ne kadar benzediğini fark ettim yalnızca.
Tek fark, şarkıların listenin sonuna atıldığında, ya da silindiğinde, hiçbir şey hissetmiyor oluşu tabi ki.
Cips ve sigara arasındaki benzerliği fark ettim.
Sigara içmeyen biri olarak hiç anlamamışımdır sigara içenleri. Yani hem o kadar zarar verdiğini ve bağımlılık yaptığını biliyosun, hem daha sonra etrafının sigara kokacağını ve bu kokunun uzun süre çıkmayacağını biliyosun ve yine de zevk olsun diye, daha sonra bırakırım diyerek ya da bana bir şey olmaz diyerek içiyorsun.
Ama sonra fark ettim ki bunların aynısını ben de kilo aldıran sağlıksız bir şey için çok rahat diyebiliyormuşum. Daha sonra zarar vereceğini bildiğimiz halde (cipste bu zarar fazladan yağ ve sonra kalp krizi vs.) o zevki tatmak için kendimizi engelleyemiyoruz. Ki eminim sigara cipsten daha çok bağımlılık yapıyordur, ama neden bu kadar kişinin içtiğini ve hala neden birçok kişinin içmeye yeni başladığını anlayabiliyorum.
Çünkü anlık zevklerin ve isteklerin kölesiyiz.
Not: Ama sigara tam bir zehir şimdi bunda hemfikiriz. Cips onun yanında brokoli gibi kalır.
Maddeli maddeli yazmayalı çok oldu.
- Aslında buraya yazmayalı hatta hiç bakmayalı çok olmuştu.
- Ama tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı değil midir? Peki neler değişti ben burda hayatımdan bahsetmezken?
- Öncelikle artık kahkülüm var.
- Evet.
- Her ne kadar ilk kestirdiğim gün onunla adeta bir balayı yaşamış ve gerçekten mutlu hissedip kararımdan memnun kalmış hatta yolda yürürken biraz da zıplamış olsam da, gelin görün ki banyo sonrası saç diye bir şey var.
- Bir defa bile kuaförün çektiği fönü çekemedim. Hep bir garip hallerde kahkülüm.
- Bu yüzden hevesim çabuk sönüp de bu orta kahkül uzadıkça yan kahküle falan dönebilir. Fakat sorun onda değil bende.
- Sonracığıma, 2 haftalık tatilimin büyük bir kısmını Silmarillionu okumaya adadım. Ve aklımdaki birçok boşluğun dolmasının getirdiği memnuniyetle de bitirdim. Sabır gerektiriyor ama sonunda bu kadar şey bilmenin getirdiği mutluluk için değiyor doğrusu.
- Bunun üstüne bir de yüzüklerin efendisi serisini arkadaşlarla beraber toplanıp izlemeye başladık. Ne kadar ayrıntı varmış meğer daha önce anlamadığım!
- Yüzük kardeşliğini izlerken salak sahnelerle de dalga geçtik bir güzel (şu Elrond’un flu beyaz görünüşüyle Frodo’ya uyansın diye seslenişi, Bilbo’nun canavarlaşması, Galadriel’in yeşilleşmesi vs.) ayrıca Sam ve Frodo arasında sanki bir aşk varmış gözüyle izledik ve gerçekten tersini kanıtlayan bir şey göremedik(Sam’in aşık olduğu kız dışında tabi-ama bunu bizim gibiler şüphelenmesin diye koydukları besbelli şimdi.)
- Böyle izleyince bu kadar ciddi film bile nasıl komikleşiyor!
- İşte sözde tıp okuyoruz da ilk haftalarımız böyle koskoca 3 buçuk saatlik film izleyebilecek kadar boş.
- Ama biyofizik geliyorum diyor, ruhunuz için geliyorum, benden kaçamazsınız diye bağırarak geliyor ve bizim tek yapabildiğimiz derste uyanık kalmaya çalışmak…
ygs ve lys'ye nasıl hazırlandığını sorabilir miyim acaba? ^.^ (from Anonymous)
Merhaba ^^ Lisenin başından beri her sene önemli konuları tamamen öğrenmeye çalışıyordum, o konular aradan çıksın sınav senesi bir daha anlamaya çalışmayayım diye, yazılılar için(yani kendi alanımdaki yazılılar için) gerçekten çalışıyordum. Bunun büyük katkısı oldu çünkü bir konuyu daha önce mantığına yerleştirdiysen, unutursan bile dersanedeki derste hatırlaman daha kolay oluyor, daha güzel öğreniyorsun ilk defa gördüğün bir konuya göre. Bunun dışında bir konuyu öğrenince o konudaki bütün testleri çözmektense, bir kısmını unutacağım bir zamana çözmek ve böylece tekrar etmek için bırakmak daha çok işime yaradı çünkü tekrar etmek unutmamak için ve daha iyi yerleşmesi için gerekli. Bir de yapamadığım soruları biriktirip etüt alıp sormaya çalışırdım. Yani gerisi çalışmayı alışkanlık haline getirmek ve mola vererek çalışmak falan, her rehberlikçinin önerdiği gibi. Umarım yardımcı olur eğer sen de sınava çalışıyorsan ^^
İzninizle bugünü talihsizlikler günü ilan ediyorum.
- Saat 14.15 civarı okulumuzdan çıkıp ankara tıpa bir arkadaşı almaya gidecektik ki dolu yağmaya başladı, birazdan geçer dedik bir yere sığındık. Dolu yağmura döndü bir süre sonra ve biz de sığındığımız yerden çıktık, çıkmamızla daha şiddetli bir şekilde dolu tekrar başladı.
- Akşam italyanca kursumuza yetişmek için bir arkadaşla kurtuluş tarafında hızla karşıdan karşıya geçmeye çalışırken ve yağmur yüzünden kapşonlarımız kapalıyken(kapşon takmak=görüş alanının %60 azalması) bir arabanın geldiğini görmemem ve son anda(o kısıtlı görüş alanıma girince) arabanın önüne çıkmama 10 cm kala durmam.
- Yani ben o sırada ne olduğunu anlamadım ama yanımdaki arkadaş kalp krizinden gidiyordu az daha. Sonra da yol boyunca felaketlerin ne kadar da kısa sürede meydana geldiklerini konuşup acil bir durumda insanın ne kadar aciz kalabildiğini konuştuk. Ve muhtemelen bir paralel evrende bacağından incinmiş bir başka eser var.
- Kurstan sonra eve gitmek için ayrıldığım o arkadaşımın bindiği otobüsün altının yanıyor olması ve olası bir felaketten onun da ucuz kurtulmasına ne demeli? Yani bir otobüsün böyle bir günde altının yanması nasıl bir ihtimaldir? Hem de arkadaşımın ona denk gelmesi?
- Evde pilavı ısıtırken altını yakmamı ve kanepeme otururken az daha düşüyor olmamı(nasıl olduğunu sormayın) da eklersek bugünü cidden talihsiz bir gün ilan edebilirim sanırım.
- Rusyaya da meteor düşmüş zaten daha ne olsun.
- -15 ŞUBAT DÜNYA TALİHSİZLİK GÜNÜ-
Every season of Doctor Who has That One Episode We Never Discuss.
Pshaw.
We loved all of these. Pizza! Pizza! Pizza!
Şşşş…Kimse bahsetmezse varlıklarını unutacağız şşş…
Ama cidden. O kafesteki ufak doktor yok mu o. Neydi yaşlanmış hali miydi hatırlayamadım ama(nerdeyse unutuyormuşum işte) o ne gerçekten. Senaristlerin hevesini takdir edip bu bölümleri unutmaya çalışmaya devam ediyorum.




